30 November 2007
ben..
Atıp tutan yok
Silivri’ de doğdum büyüdüm ya.. Silivri dediğin şey, küçücük bir sahil kasabası.. Hele benim çocukluğumda, küçüğün de küçüğü.. Öyle Burger King’ miş, Mc Donalds’ mış ne gezer.. Sinema bile yoktu sinema.. Yemek mi yiyeceksin? Çarşı Meydanı’ nda sıralı dizi dizi lokantalar.. Sulu yemek, döner falan.. Esnaf lokantasının eşraf lokantası olmuş halleri.. Genç misin? Ayhan Abi’ nin büfesinden hamburger yersin.. Sahilde bir iki cafe var oturursun.. Bir de Oma’s Pizza.. Yaşlı bir amca işletirdi.. Pizzayı süper yapardı. Ya da bize süper gelirdi.. El mahkum, tek alternatif, istersen beğenme :) Çocukken, ergenken hep giderdim.. Annemle beraber genelde.. Sonra bünye Little Bilmemne ile Pizza Hut ile falan tanıştı, görünce pofuduk hamura Akdeniz Esintisi’ ni, yanına yiyince sarımsaklı ekmekleri, Oma’s unutuldu.. Dün önünden geçerken gözüm kaydı.. Anam.. Omas’ a bir şey olmuş.. Tabelası değişmiş.. Oma’s Köftecisi yazıyor.. İçi değişmiş.. O Neyzen Tevfik şiirleriyle, Azeri atasözleriyle süslü dükkan olmuş sana Beyoğlu Cafesi gibi entel dantel bir şey.. Tabi güzelim pizzalar da gitmiş.. Köfte yapana para mı veriyorlar nedir? (Gerçi tahminimce veriyorlar.. Para bana çok uzak bir kelime be.. Matematiği sadece para hesaplarken kullandığım, matematikten de nefret ettiğim için herhalde.. Pisagor, Öklit falan gözümde hep muhasebeci mali müşavir tiplerdir :) ) Anlayacağın okur, gitmiş çocukluğumun pizzaları, gelmiş her yerde bulunan köfteler.. Olmadı bu be.. Ben daha yerdim..
29 November 2007
ben..
6 kişi atıp tutmuş
İki yazı aşağıdaki kadın, ayıptır söylemesi “yalama oldu” .. Bir bakıyorum sağa dönüyor, msn de konuşuyorum biriyle yada kahve almaya falan gidiyorum, sonra gezinirken bu sayfayı açıyorum tekrar, bakıyorum bu sefer sola dönüyor.. Kadının ayarını bozdum.. Yakında “dönmüyorum ulan senin gibi manyağa” der sabit durur. Şaşmam.
(Bu arada gelen atıp-tutma’ lardan anlıyoruz ki ziyaretçilerimizin büyük kısmı üstün zekalı :) )
29 November 2007
ben..
2 kişi atıp tutmuş
Beklenen ilham geldi. “Tefsir gibi olacak ama tefsir olmayacak” şeklinde gidip geldiğim kitap, ismiyle birlikte zihnimde belirdi. Az sonra yazmaya başlıyorum sevgili okur.. Bil istedim :)
29 November 2007
ben..
22 kişi atıp tutmuş
“Eğer siz bu kadının saat yönüne doğru döndüğünü görüyorsanız, beyninizin sağ tarafını kullanıyorsunuz.
Eğer öbür yönde görüyorsanız, beyninizin sol tarafını kullanıyorsunuz.
Bazı insanlar her iki yönde de döndüğünü görüyorlar. Eğer ilk gördüğünüzden sonra diğer yönde de görmeye çalışırsanız ve görürseniz, IQ’ nuz 160′ ın üzerine ve hemen hemen dahi derecesindesiniz demektir.”
28 November 2007
ben..
Atıp tutan yok
Ne güzel şarkıymış kardeşim be..
Ne yazda rengarenk çiçekte ara / Ne kışta bembeyaz soğukta ara / Ne geceyi bağlayan gündüzde ara / Sen gel bunların hepsini esmada ara
durmak yok, okumaya devam..
28 November 2007
ben..
Atıp tutan yok
Mesajınız Var yazısının kendisi de meğer bir “mesaj” mış.. Bu yazıyı okuduktan sonra sitemize yorum yapan bir arkadaşım bir kitap önerdi. Yorumda “yayınlama bunu sadece sana yazdım” diyordu. Kitabın ismi “Tanrı ile Sohbet” .. Piyasada yokmuş.. Ara ara, en sonunda bulduk. Üç cilt.. Daha doğrusu tavsiye eden kişi “üç cilt” demişti. Bulduğumuz yerde dört cilt var. Hemen sipariş ettik. Gelsin diye bekliyoruz. Sehpamızın üzerinde okunmayı bekleyen, hızla eriyip aynı hızla yükselen kitap dağına ekleyelim onları da.. Bu arada, bana kitabı tavsiye eden arkadaş, ilk üç cildi okumuş, kitabı da üç ciltten ibaret sanıyor. Ama yazar 2007′ de 4. cildi basmış. Bu yazı ona “mesaj” oldu. Kendisi de dördün peşine düştü. :)
28 November 2007
din kültürü
4 kişi atıp tutmuş
İslam’ da bir olay var sevgili okur.. İsmi “Tecdid” .. “Yenilik” gibi anlamlara geliyor.. Şöyle ki, Kur’an her çağa, her kişiye ayrı ayrı hitap eden bir “yaşayan metin” olduğu için, çağın gereksinimleri, bilinç ve tekamül seviyesi değiştikçe, Kur’an’ ın yorumlanması da değişiyor. Hz. Muhammed de bir hadisinde “Her çağda bir müceddid gelecek ve Kur’an’ ı yeniden yorumlayacaktır.” diyor. Burada geçen “çağ” bizim bildiğimiz “Tunç Çağı” , “Orta Çağ” gibi çağ değil elbet.. İnternetin bulunmasıyla da çağ atladı insanlık, Hilafetin kaldırılması da bir çağdı, 11 Eylül’ de bir çağ başlangıcıydı.. Üstelik “kaşı kara gözü kara olacak” gibi bir tarif de yok. Üstelik “bir” kelimesiyle sınırlandırma değil hani bizim kullandığımız “biri gelse şöyle dese” deki gibi genelleme var..
Dedik ya, “alışılmadık bir tefsir yazıyoruz, yanlış bilinenleri, kendi tekamül seviyemize göre yeniden insanlara gösteriyoruz” diye.. Bir mesaj geldi.. Özel bilgileri sansürlersek şöyle bir şey :
“Hiç şüphesiz ki burada aklını kullananlar için ayetler vardır. Bu ayeti bile kendine göre yorumluyorsun.. Tehlike bu… Ruhban sınıfı yok ama bunlar soyut ve manevi şeyler.. Yani kusura bakma hayatında bir kaç defa peygamberi rüyasında görmeyen bir insanın yazdığı dini metinleri referans almam ben… Bak sen işin bu tarafına çok yabancısın..2 kere 2 4 mantığındasın ama değil.. Çok soyut ve metafizik boyutları var… Her önüne gelen Kur’an’ ı yorumlayamaz.. Bunun bazı şartları yeterlilikleri var.. Sen bunların hiç birinden haberdar değilsin… Yazdıkların en fazla Turan Dursun’ unkiler gibi olur.. Yüzlercesi yazdı ama kimse onları bilmiyor.. Çok yüzeysel duyduklarını konuşuyorsun.. Kusura bakma da yatağa kız atmış zina yapmış bir insanın (olmadı deme-umarım olmamıştır) Kur’an hakkında yorum yapması çok gülünç.. Sen çok temel konuları dahi bilmiyorsun.. Aklında bin bir şüphe var bence onları temizlemelisin… ”
İçi cerahat dolu bir hastalıklı düşünce.. Neresinden tutmaya kalksak, üzerimize irin fışkırıyor. Biz safa getirelim derken, saflara cerahat püskürtüyor. Temizleyelim derken, bizi de irinine buluyor. En başından başlayalım. Referans kıstasına bakın “hayatında bir kaç defa rüyasında peygamber görmek”.. Bir kez de yetmiyor, kendilerince bir “sınır” bile belirlemişler. Bir kaç.. Yahu efendi, beynimde misin? Gözlerimin içinde misin? Zihin okuma gibi bir yeteneğin mi var? Rüyamda ne görüp görmediğimi nereden biliyorsun? Evet ben görmedim.. Peki “gördüm hem de üç defa” diyen adamın gerçekten gördüğüne nasıl inanıyorsun? Onun doğru söylediğine yada yalan söylediğine hangi kıstasla karar veriyorsun? Bunu geçelim.. “Yatağa kız atmış birinin Kur’an hakkında yorum yapması çok gülünç”.. Evet, zina yaptım, hem de çok yaptım. Alkol kullanırdım.. Yalan da söyledim kimi zaman. Allah affetsin. Sigara içerim fosur fosur. Hatta ve hatta sosyalistim ben. Bütün bunlar, bir insan evladının beni yargılaması için sebep midir? İslam’ da tek yargı makamı Allah iken, hangi hastalıklı düşünce kendini Allah yerine koyar? Bunlar, benim günahımdır. Ama efendiler kurmuşlar Allah’ tan önce yargı terazisini, adam tartıyorlar.. Dinime küfreden Müslüman olsa derler bir de ya, tam öyle..
Benim yaptığımı tehlikeli bulan “makamın” yarattığı tehlikeye bakın. Tüm dinlerdeki “günah” ların, “tehlike” lerin en büyüğü.. Kendini Allah yerine koymak..
Yazık, çok yazık..
Hayyam, bir kez daha lazım oldu bize :
Sen sofusun, hep dinden dem vurursun;
Bana da sapık, dinsiz der durursun.
Peki, ben ne görünüyorsam oyum:
Ya sen? Ne görünüyorsan o musun?
27 November 2007
ben..
1 kişi atıp tutmuş
Posta kutusu gibi olduk bu aralar.. Bir zamandır kitap yazma sevdasıyla çiziktiriyordum ya.. Aslında yola “Kur’ an Tefsiri” ile çıkmıştım. İlginç bir şey olacaktı. Küpe takan, 25 yaşında, içki sigara içen, gece hayatını seven, hayatı boyunca çapkınlık yapmış birinden “Kur’ an Tefsiri” .. Zaten klasik tefsirler gibi olmayacaktı.. Roman şeklinde yazılmış, kurgusu ve kahramanları olan bir tefsir olacaktı.. Oturdum yazmaya.. Bir bölüm.. İki bölüm.. Üç bölüm.. Kurgu gidiyor.. Ben yazmıyorum, parmaklarım yazıyor.. Bir kaç günde bir gelen ilham krizleri ile.. Ama düşündüğümle alakası yok.. Psikolojik gerilim gibi gidiyor kurgu.. Daha tefsire geçemedik.. Geçemedik ama.. Kaldık kaldığımız yerde.. Yazamıyorum.. İlham perisi kesildi.. Akışına bıraktım.. İki gece oldu.. Ben, “tefsir” diye yoluma koyulduğumda kendimi tartmış “konuyla ilgili yeterli bilgiye sahibim” kanısına varmıştım. İnternetteki kitap sitelerini gezerken, taaa en arka sıralarda kalmış, hatta stoklardan bile kalkmış iki kitap gördüm.. Biri “Türkçe Kur’ an çevirilerindeki dil hataları”.. Hiç duymadığım bir kitap.. Diğeri de “Tefsirin esasları” diye çok çok eski bir kitap. Yine hiç duymadım. Tanrı’ nın en sevmediği kelime “ben biliyorum” dur kalıbımı basarım ki.. Sen misin ey Kaan, “ben biliyorum” diyen.. Şİmdi düştük sahaf peşine.. Bu iki kitabı bulacağız da okuyup aydınlanacağız. Tefsir projesini erteledik, sahaf peşine düştük, günlerdir uğramayan ilham perisi geldi geri.. Üçüncü bölümden devam ediyoruz.. Beni bile şaşırtan bir hikaye çıkmaya başladı. “Psikolojik gerilim – bilimkurgu – polisiye” gibi bir şey.. Ben onu yazarken yeni bir proje daha şekillendi kafamda.. Olay yaratmış bir kitapla ilgili bir şey.. Hemen yazarına ulaştım.. Anlattım kafamdan geçeni. Bekliyorum cevabını. “Olur” derse.. İlginç bir kitap daha olacak.. Bu arada TDG hakkında okudukça “tefsir” fikrim de değişiyor. TDG zaten bir tefsir projesi. Roman şeklinde.. Hemen hemen aynı fazdayız buRAK özDEMİR ile.. Bir eksik iki fazla aynı şeyleri yazıyoruz. “Ne gerek var?” diyorum. Tefsirlerde ne olur? Alfabetik konu indeksi.. Olay yön değiştiriyor yine.. İzlemede kal okur.. Kitaplardan birinin adı hala “Sur’a”..
26 November 2007
yazı / çizi
1 kişi atıp tutmuş
Bu aralar ne romantik herif oldum ben be...
haliç’te bir vapuru vurdular dört kişi
demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu
dört bıçak çekip vurdular dört kişi
yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu
durmak yok, okumaya devam..
26 November 2007
ben..
Atıp tutan yok
Boynuna o yeşil fuları sarma çocuk / Gece trenlerine binme, kaybolursun.. / Sokaklarda mızıka çalma çocuk / Vurulursun !
Atilla İlhan’ ı Alptekin’ in fotoğrafları, Onur Akın’ ın sesi ile dinlemek / izlemek için tıklayın…
25 November 2007
ben..
Atıp tutan yok
- Alptekin, Beyoğlu’ na gidelim, birlikte ev tutalım, evi de home-office yapalım, kreatif işler yapalım.
- İ…. olalım demenin kibarcası mı bu?
***
- Kaan var ya nasıl gitar çalasım geldi..
- Valla bugün bana da gelmişti senin gitar çalasın…
Bugün Alp’ le beraberdik.. Belli oluyor.. :)
Bu arada gördüğünüz fotoğrafı çeken Alp’ in bütün fotoğraf çalışmaları burada..
25 November 2007
din kültürü
3 kişi atıp tutmuş
Cennette huriler varmış, kara gözlü;
İçkinin de oradaymış en güzeli.
Desene biz çoktan cennetlik olmuşuz:
Bak, bir yanda şarap, bir yanda sevgili.
Sen sofusun, hep dinden dem vurursun;
Bana da sapık, dinsiz der durursun.
Peki, ben ne görünüyorsam oyum:
Ya sen? Ne görünüyorsan o musun?
Az önce Hayyam’ lı tesadüfler zincirini yazdım ya.. “Şu adamın şiirlerini bir daha okuyayım, vardır bir hikmeti” dedim. Buyrun .. durmak yok, okumaya devam..
24 November 2007
ben..
Atıp tutan yok
Şimdi biraz uzun yazacağım sevgili okur, sabret oku, detaylara dikkat et lütfen.. Bazı yerlere yıldız işareti (*) koydum. Özellikle dikkat et, parçaları birleştir.
Bir gece önce valide hanım ile ayıptır söylemesi yemeğe çıktık. Normalde yemekte alkol tüketeceğim zaman tercihim rakıdır. Yemeksiz, atıştırmalık şekilde içeceksem de votka.. Şarabı, birayı falan ağzıma sürmem. Valide hanım da tam tersim şarap içer. Ne olduysa, o gece benim de şarap içeceğim tuttu. Hayatımda da ikinci defadır büyük ihtimalle şarap içişim.. Söyledik şarabı, geldi.. Markası.. Hayyam*.
Neyse efendim, içtik üzerinize afiyet, dönüm eve.. Gece yarısı açtım İtiraf.com’ u.. Yorumları yaparken, 30′ lu yaşlarında bir bayan, şöyle bir itiraf göndermiş.. “Ne mutlu size, bu tekamüle ermektir, kendini affetmektir*” diye bir yorum yaptım. Bu aralar tekamül felsefesi üzerine çalışıyorum. Tövbe’ nin aslında Tanrı’ nın kulunu affetmesi olmadığını, Tanrı’ nın hiç bir kuluna kızgınlık, öfke, intikam duyguları beslemediği gibi, Tövbe’ nin aslında insanın kendini, geçmişini, ruhunu affetmesi olduğu* üzerine bir şeyler yazıyorum kitabım için.. Bunları yoruma katmadım, zira ayetlerle vs de desteklenmesi ve ayrıntılı izah edilmesi lazımdı.
Neyse, Cumartesi günü kuzenler ve valide hanım ile birlikte kalktık Taksim’ e gittik. Atlas Pasajı’ nda güzel dükkanlar var. Hani böyle eciş bücüş satanlar. Onlardan bir iki sticker aldım evin çeşitli yerleri için. Birinin içinden, bir kart daha çıktı, bir şiir. Ömer Hayyam’ dan*…
Neyse, “tesadüf” dedim geçtim.. Dükkanın kampanyası var, bir fiyattan fazla bir şeyler alırsan sana hediye veriyorlar. “Para adamı bozar” derler ya, işte orada suç paranın değil. Para dediğin, kağıt, metal. Para, insanın içindeki bozukluğu ortaya çıkartıyor sadece.. Bu yüzden parayı sevmiyorum. Üzerimde biraz fazla para olunca, o para bana batıyor. Harcayacak yer arıyorum. Buluyorum da.. Bulamasam bile, bir şekilde o para benden çıkıyor. Ses etmiyorum. Gitsin.. Neyse.. Batan paraları dağıttıktan sonra dükkanın hediyesi olan cicili zarfı verdiler. Dükkan sahibi “burada açma” dedi. “Neden?” dedim. “Değiştirmek isteyenler oluyor açınca*” dedi. Çıktıktan sonra yemek yerken açtım zarfı.. İçinden bir sürü eciş bücüş, kartpostal, sticker falan çıktı.. Bir de ufak bir kart daha. Üzerine bir şiir. Ömer Hayyam* ‘ dan.. İlk sticker paketinin içinden çıkanın aynısı… Tesadüf olamaz artık.. Şiir şöyle :
“Şu olan biten var ya, boş ver ona
Taş yağsın isterse, çok sürmez,
Dakka şaşma dakka, yaşamaya bak
Ne geçmişi düşün, ne gelecekten kork*”
İçimden “Allah Allah” nidalarıyla yürüyorum İstiklal boyunca. Bir Çinli kadınla, bir Türk erkek çevirdi yolumuzu. Bir yoga kursunun broşürünü uzattılar. Bu aralar meditasyon ve reiki ile ilgileniyorum içten içe.. Merak ediyorum daha doğrusu. Bunu söyledim. Eleman hemen “iki dakika deneyelim” dedi.. Önce dua eder gibi, avuç içlerim yukarı bakacak şekilde iki elimi açtırdı.. “İç enerjimi duymak istiyorum” dedirtti bana. Parmak uçlarımda aynı anda bir karıncalanma… Ardından sol elimi başımın üstüne, avuç içi yere bakacak şekilde havaya kaldırttı, sağ el hala dua eder pozisyonda.. “Kendimi ve herkesi, her şeyi affediyorum*” dedim.. Aman Allah, sol elimin içi sanki güneşe tutmuşum, sıcacık.. Aynı hareketi ve sözleri bu defa sağ el baş üzerinde, sol el dua eder tekrar ettik. Sağ elimin içi ısındı…
Arkadaş, yoga kursuna mutlaka gelmemi istedi.. Dediğine göre, “geçmişi affedememişim, gelecek için ise kafam karışıkmış*”…
Bu kadar işaret bir insan evladına fazla.. Ben hafta içinden tezi yok, yogaya, meditasyona başlıyorum.. “Sahastrara” mın dengesini bulması gerek..
23 November 2007
ben..
1 kişi atıp tutmuş
İlham Perisi’ nin yerini keşfettim sevgili okur.. Kendisi Silivri Sahili’ nde.. Sahilin batı tarafına bakan kumsalda bir yerlerde.. Bir zamandır bir huy edindim, kitaplarımı alıp Silivri Sahili’ nde bir kafeye gidiyorum.. Ve ne zaman o kafede oturup, ne zaman denize bakarak kitap okumaya başlasam, ilham gelip beni buluyor.. Yazmakta olduğum kitabım için takılıp kaldığım bölümler “dank” ediyor.. Hem de öyle fikir falan değil, komple bir bölüm olarak, cümlesiyle kelimesiyle geliyor.. Kalkıp eve gidene kadar, geri kaçıyor.. İlham Perisi’ yle “ebelemece” oynamaktan bıktım. Bugün kendime bir “akıl defteri” yani Moleskine aldım. Van Gogh ile Picasso’ dan, Ernest Hemingway’ den neyim eksik?
Meraklısına not : Kitabın ismi -şimdilik- “Sur’a”.
Meraklısına ikinci not : Moleskine nedir?
Okura üçüncü not : Resme bakıp da “Bu manzaraya öküz baksa kitap yazar” diyeni pis döverim.
20 November 2007
ben..
1 kişi atıp tutmuş
Cennet’ ten kovulmadığın gibi, Cehennem’ e de sürülmeyeceksin. Yer, gök ve ikisi arasındakiler.. Tüm bu “yatırım” senden bir günahkar yaratmak için değildi.
Ekleme : Bu yazıyı yazdım.. Yarım saat sonra bir Kur’an hediye edildi bana.. Mesaj var.. :)
19 November 2007
ben..
Atıp tutan yok
“Dua” konusunda yazmıştım… (tıklayın)
“Besmele – Tanrı – Tanrısal” ilişkisini de yazmıştım… (tıklayın)
Şimdi “Türban” ı yazıyorum.. Yakında tıklarsınız.
durmak yok, okumaya devam..
12 November 2007
ben..
1 kişi atıp tutmuş
Yalan = Günah, Günah = Kader, Kader = Yazı, Yazı = Hayat, Hayat = Katil, Katil = Cahil, Cahil = Silah, Silah = Bıçak, Bıçak = Soğuk, Soğuk = Acı, Acı = Ölüm, Ölüm = Tekamül, Tekamül = Tanrı, Tanrı = Yakın, Yakın = Bugün, Bugün = Nefes, Nefes = İnsan, İnsan = Herkes, Herkes = Kafes, Kafes = Sabır, Sabır = Cesaret, Cesaret = Metanet, Metanet = Aşk, Aşk = Uzak, Uzak = Yarın, Yarın = Kayıp, Kayıp = Kabus, Kabus = Korku, Korku = Yalan.
12 November 2007
ben..
1 kişi atıp tutmuş
Ankara’ya usul usul karbonmonoksit yağıyordu
Ve kapalı mekanlarda sevişmeyi öneriyordu haber bültenleri
Oysa Ankara’da hiç sevişmedim ben
(…)
Ben, senin benimle Tunalı Hilmi Caddesi’ ne gelebilme ihtimalini seviyordum
Ben, senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum…
Hafta sonu Ankara’ daydım.. Çok özel ve çok güzel iki gün geçirdim..
(Ankara’ ya gidecekler yada hali hazırda Ankara’ da olanlar. Kızılay’ da Leman Kültür’ e gidilir, “Öküz Beğendi” yenilir, yenirken Kaan hatırlanır, bir çatal da benim için yenilir. Yok böyle bir lezzet..)
8 November 2007
yazı / çizi
3 kişi atıp tutmuş
Hava güzel, hani “yazdan kalma” derler ya.. Çıkıp bir çay içmek istedi canım, aldım kitabımı, bir çay bahçesinde hem okuyorum, hem de havanın tadını çıkarıyorum. Tek kendini dışarı atan ben değilim, çay bahçesinin kalabalığı da yazdan kalma.. Tıklım tıklım oturuyoruz. Ön çapraz masamda, orta yaşlı cavlak kafalı bir adamla, onun yaşlarında kır saçlı bir arkadaşı var. Cavlak kafalının elinde benim yazdığım gazete, tam da yazımın olduğu sayfada.. Birden gazeteyi katlıyor, benim köşemin olduğu kısmı büküp parmağını köşemdeki ismimin üzerine getiriyor, “Bunu tanır mısın sen?” diyor yanındakine.. O daha cevap vermeden başlıyor anlatmaya, “Bu var ya bu, çocukluğunu bilirim ben bunun. Babası ayyaşın içkicinin tekiydi. Yanıma gelmişti de iş istemişti, ben de acıyıp vermiştim. Babası olacak adam verdiğim paraları harcar da, bunun kıçına bez alacak paraları kalmayınca yine gelip isterlerdi. Benim verdiğim paralarla büyüdü.” Kır kafalı olan “Yahu sen Kocaeli’ nde oturmuyor muydun eskiden?” diye soracak oluyor. “Yok yahu” diyor cavlak kafalı, “O zamanlar buradaydım.” Dikkatle bakıyorum, acaba tanıyor muyum? Yok.. Hemen yan masalarında oturan iri yarı şişman bir adam söze karışıyor, “O Kaan denilen herif var ya o herif” diyor, “Daha askere neyin gitmemişti, bir gün gördüm sokakta, kalem, çakmak falan satıyor. ‘Ne bu halin’ dedim de elime yapıştı. ‘Aman abi gözünü seveyim işsiz kaldım’ dedi. Aldım hamama götürdüm, yıkattırdım, üstü başı dökülüyor, benim eskilerden verdim, cebine de para koydum. Meğerse başıma bela almışım, iki günde bir gelip para ister. En sonunda insaniyetlik kalmadı, vurdum kıçına tekmeyi.” Okuduğum kitabı suratıma siper ediyorum, beremi yüzüme doğru çekiyorum. Hani tanısam, “belki” diyeceğim ama, üçüncü adamı da hayatımda ilk kez görüyorum. Kalksam, çay bahçesi tıklım tıklım. Tanıyacaklar, maraza çıkacak. Kalkmasam sussam, söylediklerini kabul etmiş olacağım. Veyahut boğazına yapışacağım heriflerin. Ölür müsün, öldürür müsün.. İri kıyımın yanına bir arkadaşı geliyor o sırada, selam sabah faslından sonra o da katılıyor muhabbete. “Yahu hiç sormayın” diyor. “Ahlaksızın, namussuzun tekidir bu Kaan. Röntgencilik huyu vardır. Geçen gece tam yatacağım, üzerimi değiştiriyorum. Baktım karşıda bir kıpırtı. Meğer ağaca tünemiş de bizim evi dikizliyormuş. Bahçeye fırladım, indirdim bunu aşağı, bir temiz dövdüm.” Fessupanallaaaah.. Cavlak kafa yeniden söze karışıyor, “Takma isimle müstehcen yazılar yazdığı da varmış”. Kır saçlı ağzını açıp “İyi yazıyor ama hergele” diyecek oluyor, iri kıyımın arkadaşı kesiyor sözünü “Yahu iyi yazsa ne olur. Önce ahlak efendim, önce ahlak.” Masalar kalabalık, dipdibe. Ne konuşsalar duyuluyor, dinlendiklerini fark ettikçe seslerini yükseltiyorlar. Adamların hiç birini de tanımıyorum, yakalarına yapışmamak için zor duruyorum. Ah şu yer yarılsa da girsem içine, sandalyeye iyice gömülüyorum. Yan masadan yaşlı bir amca dahil oluyor yüksek sesli konuşmaya. “O Kaan’ ı yazar yapan benim” diyor. Bakıyorum amcaya dikkatlice, sokakta görsem tanımam. “O zamanlar Edirne’ deydik, bu askerden yeni gelmişti, işsiz olduğunu öğrenince ‘gel’ dedim, ‘elin kalem tutar, üç beş bir şeyler çiz mahalli gazetelere de karnın doysun’ , demez olaydım, şimdi iyi büyütmüş kerhaneci, hükümetten bile para alıp muhalefet aleyhine yazıyormuş”. Edirne’ ye hayatımda bir kez gittim, o da ilkokulda, okul gezisiyle.. Artık sabrım taşıyor, hepsini birden gırtlaklayacağım, ayağa kalktığım anda bir lise arkadaşımı görüyorum uzaktan, o da beni görüyor. “Kaan” diye sesleniyor. Baksam, hepsi beni tanıyacak, bakmasam, adam seslenip duruyor, hem de adımla. Kafamı çeviriyorum arkadaşımdan yana, masadakilerle göz göze geliyoruz. “Siz kimden bahsediyorsunuz?” diyorum, köşemi gösterip “Aha bu Kaan Göktaş’ tan” diyor kır kafalı. Cavlak kafa soruyor “Tanır mısınız?”. Arkadaşım arkadan “Kaaaaan” , “Ulaaan Kaaaan” diye bağırıp duruyor. “Tanımaz mıyım?” diyorum “Ne domuzdur o”.. Arkadaşım kalkıp yanıma geliyor, bir hışım çevirip omzumdan yakalıyor beni, “Ulan sana sesleniyorum iki saattir.” diyor. Artık dönüş yok. “Pardon, birine benzettiniz galiba” diyorum. Masadakiler bizi seyrediyor. “Ne benzetmesi ulan, sen Kaan değil misin, Adem ben de Adem, Silivri Lisesi’ nden” diyor arkadaşım. “Yooo” diyorum, “Ulan deli etme adamı Kaan Göktaş değil misin sen?” diyor. Masadakilere dönüyorum, “Hepiniz tanıyorsunuz bu Kaan Göktaş’ ı, söylesenize Allah aşkına, o ben miyim?” diye soruyorum, cavlak kafa “Hayır” diyor “Siz değilsiniz.” İri kıyı olan tamamlıyor “Kaan Göktaş kısa boylu, kara saçlı kara gözlü bir herif.” “Bakın gördünüz mü?” diyorum arkadaşıma “Karıştırdınız heralde.” Bir masadakilere, bir bana bakıyor Adem, “Tüüüü” deyip çekip gidiyor. Elimin tersiyle yanağımı siliyorum, sıyrılıyorum aralarından, ben giderken cavlak kafalı olan öbür sayfaya geçiyor, bir politikacı hakkında fotoğraflı bir haber var, “Bu var ya bu” diyen sesini duyuyorum uzaktan, “Daha politikaya atılmadan öncesini bilirim ben bunun. Kumarbaz herifin tekiydi.”…
durmak yok, okumaya devam..
6 November 2007
yazı / çizi
Atıp tutan yok
“Açlıktan bahsediyorsun / Demek ki sen komünistsin / Demek bütün binaları yakan sensin / İstanbul’ dakileri sen / Ankara’ dakileri sen / Sen ne domuzsun sen…” *
“Ben maksata bakarım / Madem ki maksat barış / Yurtta barış, dünyada barış / Salla gitsin atom bombasını / İster fış fış / İnsan dediğin nedir / Abur cubur / Olsa da olur, olmasa da olur / Maksat barış / Yurtta barış, dünyada barış / Kendi savaş, adı barış / Ama yanarmış, yıkılırmış / Boşver, maksat barış” **
“Şu haline bak da utan / Ne okuma bilirsin, ne sayı / Ne üstünde var, ne başında / Ne midende, nu kursağında / Beri gel de, görgünü arttır / Medeniyet öğren ayı / Yemek masası nedir, peçete nedir / Çatak bıçak nedir, gör / Giymek şart değil ya / Ayakkabı gör, gömlek gör / İngiliz kumaşı gör / Naylon çorap gör / Cartiyeri bile görsen, faydası var / Tarak deyip de geçme, saçını tara da gör / Kafan nasıl işlemeye başlar / Kanalizasyon gördün mü / Gel de kanalizasyon gör / Yemek şart değil ya / Döner kebap gör, su böreği gör / Ekmek gör, ekmek / Ne görsen, faydası var.” ***
“Hazineler içindesin / Memet, hazineler içindesin / Bu toprağın altında ne var, ne yok / Kömür, bakır, altın, demir / Hepsi senin, hepsi senindir / Çıkar, çıkarabildiğin kadar / Ne çıkarırsan, hepsi benimdir.” ***
Kim demiş bana romantik değilim diye hıı?
durmak yok, okumaya devam..
5 November 2007
ben..
1 kişi atıp tutmuş
Bugün (size göre dün) Taksim’ deydim.. Oturdum İstiklal’ e karşı bir masaya, kitap okudum. Dursun Özden’ in, “Galina’ nın Nazım’ ı” nı.. Kitabı okurken biri yanıma geldi, “Sen gazeteci değil misin?” dedi.. Önce korktum, “Hayır kabzımalım ben, Adana’ dan karpuz getirip satıyorum” dedim. Yemedi. Karpuzu değil, yalanı.. “Sen gazetecisin” dedi. Yanıma oturdu. Vallahi de tanıdı. Sohbet ettik, kahve içtik. Adeta oldum bir Tempra. Sonra kalktım, caddede tur atayım dedim. Hava yağmurluydu. Yağmurlu havalarda, birden bire şemsiye satıcıları peydah olur. Benim elime de tutuşturdular iki tane.. Elimde iki şemsiye, caddede fink atarken, biri yanaştı yanıma. “Şemsiyeler kaça birader?” dedi. “Ben beş liraya aldım” dedim. “Versene” dedi. “Sapık mısın sen?” dedim. Oralı olmadı, “Versene bi tane” diye ısrar etti. Anladım ki şemsiye istiyor. Benzete benzete şemsiye satıcısına mı benzettin ulan beni? Elelamin adamı otururken tanıyor, sen beni şemsiyeci zannediyorsun. Sana girsin o şemsiye..
« Önceki sayfalar