iki tane ikiz

kedili ev 1 kişi atıp tutmuş

limon renk skalası doğurdu :) dört tane yavrumuz var.. biri beyaz, biri açık gri, biri koyu gri, biri siyah :) başparmağım büyüklüğünde, fare ebadındaki kediciklerimizin sağlık durumu iyi, limon da gayet sağlıklı :) skaladaki renk sırasıyla pamuk, yumuş, narin ve şeytan jr.’ a kedili ev’ e hoşgeldiniz diyoruz :)

ikinci yavru da geldi.. yavrular siyah.. len şeytan???

kedili ev 1 kişi atıp tutmuş

.

ikinci kez dede oluyorum. limon doğuruyor şu an :) bir sağlıklı yavru geldi, diğerleri yolda, gelişmeler az sonra.. :)

kedili ev Atıp tutan yok

.

gezen kitaplar

kitapkurdu 1 kişi atıp tutmuş

önce bir kaç kitap tanıtımı.. geçtiğimiz gün elimde bulunan ama daha kapsamlı, daha yeni hallerine ulaşmak istediğim bir kaç temel eserin daha doğrusu klasiğin peşine düştüm.. biri celaleddin rumi’ nin (kimileri mevlana der kendilerine, hoş kitapta da öyle yazıyor zaten, mevlana.. mevla, arapça efendi demek. kuran’ da allah için kullanılan isimlerden biri.. mevlana da tam tercümesi ile “efendimiz”.. abartıp bir de hazreti mevlana derseniz, “sayın efendimiz, saygıdeğer efendimiz” anlamlarına gelir. allah’ tan başka hiç bir “efendi” kabul etmediğimden, efendi-kul ilişkisini sadece allah ile yaşadığımdan ben celaleddin rumi’ ye mevlana yani efendimiz demiyorum. siz de demeseniz ne güzel olurdu. bu da arada böyle bir bilgi oldu işte..) mesnevi’ si.. elimde vardı ama biri seçmece, biri de çok eski dille yazılmış bir haliydi.. timaş yayınları, celaleddin rumi’ nin hayattaki torunlarından birinin derlediği ve günümüz türkçesiyle çevirdiği bir halini yayınlamış. önsözüyle, tenkidiyle, açıklamalarıyla hayli kalın bir cilt.. sahaf dükkanında bulunca mal bulmuş mağribi gibi kaptım hemen. bir de evliya çelebi’ nin seyahatnamesi’ nin peşine düştüm. bende olanı yine çok eski.. tabi bunu tek cilt bulmak imkansız. sadeleştirilmişi ya da özeti haricinde.. orijinali 10 cilt çünkü.. çok yeni olmayan ancak yine de göreceli olarak daha iyi bir hali.. bir kaç cilt eksiğim kaldı. tamamlayacağım buldukça. seyahatname ararken aziz nesin üstadın seyahatnamesini gördüm. onu da aldım bir solukta bir kaç saatte okuyuverdim. özellikle girişteki, evliya çelebi’ nin hani meşhur “şefaat ya resulullah” yerine “seyahat” demesini ti’ ye alan mizahi kısmı çok hoş.. kitabın tümü aziz nesin’ in klasik üslubunda.. ince espriler, alaylar, harika tahliller.. bir de erdoğan aydın’ ın “osmanlı gerçeği” isimli kitabına başladım aynı anda.. osmanlı tarihine “gayr-i resmi” bir bakış.. okunmaya değer.

şimdi gelelim “gezen kitaplar” konusuna.. itiraf.com’ dan imoti isimli arkadaş mesaj kutuma bir rica göndermiş.. ondan aynen aktaralım :

“Ne dersiniz belki sizin de dolaşan bir kitabınız olur… Book Crossing Amerika’da yeni bir moda cikmis: Birtakim mechul kisiler, kamuya acik yerlere birtakim kitaplar birakiyorlarmis. Diyelim bir parka gidip bir banka oturuyorsun, bankta bir kitapla karsilasiyorsun. Mahallede yasayan bircok kadinin ortaklasa kullandigi ‘camasir yikama merkezine’ gidiyorsun, makinelerden birinin ustunde bir kitap. Trene biniyorsun, aa,koltugunda bir kitap bulunuyor. ‘Marketten’ alisveris ederken elini atiyorsun, birisi biskuvi paketleriyle cips paketlerinin arasina bir kitap yerlestirmis. Telefon kulubesine giriyorsun, telefonun yaninda bir kitap… Define bulmak gibi! Roman, siir, oyku, deneme, artik bahtina ne cikarsa… Bu moda Italya’da ve Fransa’da da yayilmakta. Kitabi birakan kisi kimligini gizli tutuyor, kitabin parasini da helal ediyor. Tek ricasi var, siz de okuduktan sonra buna benzer bir yere birakin da baskalari da yararlansinlar. Fakat bunu baslatan kisi belli: Ron Hornbaker adinda, Missouri eyaletinden bir bilgisayarci. Bu olaya ‘BookCrossing’ deniyormus. ‘Kitap gezdirme’ diye mi tercume edelim.. Fransa’ da boyle ‘crossing’ yapan dokuz bin kisi varmis daha simdiden, ortalikta dolasan serseri kitap sayisi da on bini gecmis… Bu nedir biliyor musunuz arkadaslar? Bu bir cesit ‘okuma ve okutma kampanyasidir’ . Paylasmaktir Ve basli basina bir projedir. Turkbuku’nde plajdayim. Bir baktim, yattigim yerde bir kitap var.. Adi,’Yildizli, yagmurlu geceler’.. ‘Ah, biri unutmus’ derken, kapagini acip icine bakmak istedim ve beni sasirtan bir yazi gordum; ‘Ben bu kitabi severek okudum. Ve bitirdigim yerde birakiyorum. Sizin de seveceginize eminim. Severseniz okuyun, sevmezseniz aynen buldugunuz yerde birakin. Okursaniz, numara verdikten sonra sizde oldugunuz yerde birakin lutfen.. 03 / 2005 Turkbuku..’ 03.. Ucuncu kisinin bu kitabi biraktigini belirtiyormus. . Diger iki kisiden biri Istanbul’da birakmis, digeri ise Bodrum’da birakmis.. Ben aldim kitabi Istanbul’a geldim ve hala okuyorum. Bitirince ben de ‘04′ve nerede okumussam yazip birakacagim..  Bakalim benim birakacagim kitap nereden cikacak? Cafe’de, otel lobisinde, sinema’da kitap bulursaniz, sasirmayin hemen icine bakin, book crossing olabilir .”

imoti ve arkadaşları bu “gezen kitaplar” olayını türkiye’ de de başlatmışlar ve kitap kurtlarından da katkı bekliyorlar. ben kendisine söz verdim, ilk kitabımız “ADEM BABA DÜNYAYA PARAŞÜTLE Mİ İNDİ?” nin ilk nüshalarından birini, ön sayfasını tarihleyip notlayıp salacağım çayıra.. siz de elinizdeki fazla, okumadığınız kitapları, aslında en şekeri, çok sevdiğiniz, çok yararlandığınız, başkalarının da mutlaka okuması gerektiğini düşündüğünüz kitapları “gezdirmeye” koyulabilirsiniz. bir de internet sitesi var kitap gezdirenlerin :  http://www.bookcrossing.com

çifte kavrulmuş yargıtay kararı

kadı ola davacı.. Atıp tutan yok

bir haber : “2003 yılında, o dönemde görev yaptığı Hürbakış Gazetesi’ nde bir köşe yazısında, Öğretmenevlerindeki uygunsuz davranışları ve eğlenceleri eleştiren Gazeteci-Yazar Kaan Göktaş hakkında, yazıda ismi geçenlerden biri olan Öğretmen İlhan İnanç şikayetçi olmuş, davayı gören Silivri 1. Asliye Ceza Mahkemesi, Göktaş’ ı 1.300 YTL ağır para cezasına mahkum etmişti. Kararın açıklanmasının ardından Göktaş, kararı Yargıtay’ da temyiz etmişti. Göktaş’ ın itiraz dilekçesi Yargıtay 4. Ceza Dairesi’ nde incelendi ve yerel mahkemenin mahkumiyet kararı bozuldu.” devamı

münasebet-ül mirac

din kültürü 2 kişi atıp tutmuş

bugün miraç kandiliymiş.. yanmayan kandillerin eşliğinde “peygamberin göğe yükselmesi” kutlanacak. yani allah’ a ve peygamberimize atılan en uzun, en büyük ve en akıl dışı iftiranın kendisi..

önce neyi kutluyor(sun)uz onu bir öğrenelim.. ehl-i sünnet ve’l cemaatin başucu kitaplarından, en güvenilir hadis kitaplarından biri olan sahih-i müslim’ den aktaralım..

efendim.. peygamberimiz bir gece kabe’ deyken gökten cebrail ile burak isimli beygir gelir. peygamber burak isimli beygire biner ve kudüs’ e (uçarak) giderler. burada iki rekat namaz kılan peygamber’ e cebrail şarap sunar ama peygamber şarabı kabul etmez, süt içer. sonra yine uçarak göğe çıkarlar. semanın kapısında cebrail kapıcı meleğe (detaylı uyduran kitaplarda bu meleğin ismi cismi de yazar, biz özet geçiyoruz) “kapıyı aç” der. melek “sen kimsin?” der. cebrail “cebrail” diye cevap verir. melek “yanındaki kim?” diye sorar. cebrail “muhammed” der. (bir de bana peygamberimizden ismiyle bahsediyorum diye kızarlar) melek ısrarcıdır, “gelmesi için kendisine haber gönderildi mi?” der. cebrail “evet” der. (cebrail içeri kaçak adam sokmaktan sabıkalı mı ne, yahu cebrail aynı hadis külliyatına göre baş melek değil mi, neden bu kadar itimatsızlık?) kapı açılır. bir de bakarlar içeride adem peygamber.. adem peygamber kendilerine “hoşgeldiniz” der, hayır duada bulunur. buradan ikinci kata geçilir. oranın kapısında aynı güvenlik prosedürü uygulanır, aynı diyaloglar yaşanır. içeride iki teyze oğlu, isa peygamber ile yahya peygamber gezinmektedir. (daha detaylı uyduran kaynaklarda isa ile yahya’ nın burada gezinirken hangi duaları ettikleri de yazar) üçüncü kata geçilir, aynı diyaloglar yine ısrarla yaşanır. içerde yusuf peygamber vardır. kat kat böyle devam edilir, her katın girişinde aynı soru-cevap kısmı bıkmadan usanmadan tekrarlanır. her katta idris peygamber, harun peygamber, musa peygamber, ibrahim peygamber ile karşılaşılır, selamlaşılır, dualaşılır.. sonra cebrail, muhammed peygamber’ i “sonsuzluk ötesi ağaca” götürür. ağacın yaprakları fil kulağı gibi, meyveleri testi büyüklüğündedir. sonunda allah katına ulaşılır. allah, peygamberimize ve müslümanlara her gün elli (rakamla 50) rekat namaz emreder. (bir gün 24 saat olduğundan, gece gündüz devamlı yarımşar saat arayla namaz..) emri alan peygamber katları geri geri inmeye başlar. her katta sohbet devam eder. ibrahim peygamber ses çıkarmaz. musa peygamber’ in katına gelince peygamberimize allah’ ın ne emrettiğini sorar. peygamberimiz “günde 50 rekat namaz” deyince “bu kadarı fazla olur, git allah’ a söyle indirsin” der. peygamberimiz gerisin geri allah’ ın yanına gider “bu ibadeti azalt allah’ım” der. allah beş rekat indirir. peygamber döner, ibrahim peygamber yine ses etmez, musa peygamber itiraz eder, “git indirt” diye akıl verir, peygamber tekrar allah’ ın katına çıkar, indirim ister.. allah beş rekat daha indirir, peygamber döner, yolda musa peygamber yine itiraz eder akıl verir, peygamber yine allah’ ın katına çıkar.. allah indirdikçe musa beğenmez, musa akıl verdikçe peygamberimiz allah ile pazarlığa girişir. defalarca gel-git yapılır. en sonunda allah beş vakite kadar iner. dönüş yolunda musa peygamber bunu da beğenmez ama peygamberimiz “artık yüzüm tutmaz” der, beşte kalır namaz sayısı. (sonra allah yine indirim yapmaya karar verir herhalde ki, kuran’ da namaz 3 rekat olarak geçer.)

hadislerin detaylarındaki abartmaları, aynı olayı anlatan hadisler arasındaki çelişkileri saymıyorum bile..

konumuz asıl şu.. allah, peygamberine bir emir veriyor. peygamberimiz itirazsın bu emri kabul ediyor. yolda allah’ ın bir başka peygamberi bu emri fazla bularak, peygamberimize akıl veriyor. peygamberimiz bu akılla allah’ a gidip emrinde değişiklik istiyor. allah değiştiriyor, musa peygamber beğenmiyor. en sonunda bu durum, peygamberimizin “artık bir daha gitmeye yüzüm tutmaz” demesine kadar sürüyor.

bu hadis, allah’ ı (haşa) hesap kitap bilmez, kararı değişebilir, emri değiştirilebilir olarak, peygamberimizi ses çıkarmayan, itiraz etmeye kendi aklı ermeyen, başkalarından akıl alıp hareket eden biri olarak, yahudilerin peygamberi musa’ yı ise (haşa) allah’ tan daha akıllı, allah’ a itiraz edebilecek, allah’ ın emirlerini beğenmeme lüksüne sahip biri olarak gösteriyor.

allah (haşa) zalim işveren, musa merhametli ve akıllı sendika temsilcisi, peygamberimiz de arada getir-götür arabulucu, uzlaştırıcı sanki..

allah’ ı ve peygamberimizi bu denli küçük duruma düşüren, hakaretlerin en büyüğünü eden, musa peygamberi ise böyle övüp yücelten bir hadis kimin uydurması olabilir? tabi ki yahudilerin..

ve milyonlarca müslüman, bugün allah’ a ve peygamberimize edilen bu hakareti kutlayacak!!!

peki.. tek kaynağımız kuran’ da mirac olayı nasıl geçer? tek bir ayetle.. mekke’ den kudüs’ e gidiş olarak (isra-1).. gerisi? yok..

kime inanalım? tek bir harfinin bile değişmeyeceği bizzat allah  tarafından garanti edilmiş kuran’ a mı, allah’ ı ve peygamberi küçük düşürüp, yahudi peygamberini ikisinin karşısında öven hadise mi?

ve neyi kutlayalım?

gayr-i fenni sünnetçiler

ciddi bir yazı

yazı / çizi Atıp tutan yok

ergenekon iddianamesini okuyorum iki gündür.. daha doğrusu okumaya çalışıyorum. fantastik kurgu roman gibi.. arada ciddi satır başları da var. lakin çocukların bile güleceği şeyler de.. misal; mehmet ağar’ ın tayyip erdoğan’ dan rüşvet aldığı iddiası.. 22 temmuz öncesi anap-dyp güç birliğinin birdenbire nasıl buharlaştığına dair bir aydınlatıcı done olabilir. lakin bunu iddianameye koyan savcı, rüşvet aldığı ve verdiği iddia edilen bu iki isim hakkında ayrıca bir suç duyurusunda bulundu mu merak ettim bir yandan da.. hani yasalarımıza göre “rüşvet almak da, vermek de suç” ya.. yine misal, cumhuriyet’ e iki el bombası atılması için “tetikçiye” beş yüz bin dolar verildiği iddiası.. selahattin duman, dünkü yazısında çok güzel yazmış bu konuyu, “bunu ciddiye alan savcı ya sayı saymayı bilmiyor ya..” bu ülkede ayağından adam vurdurmak için 500 lirayı başıboş bir serserinin eline, mafyacılık oynayan bir velede saymanız yeterliyken.. ses bombası etkisi yapan yani kimsenin kılına zarar vermeyen iki bomba için, hem de o gazetenin üst düzey yetkilisi, beş yüz bin dolar verecek.. az çok hukuktan anlayan bir insan olarak, daha önce davaları görülmüş olan ve beraatle sonuçlanan doğu perinçeğe gelen “pkk barzan eyaleti damgalı mektup” (bu davada perinçek beraat etmişti, dava sürerken mektupları yazan kişi, pkk ile ilgisinin olmadığını, damgaların da sahte mühür olduğunu itiraf etmişti, bilirkişi raporları da mühürler için PATATES MÜHÜR demişti), perinçek’ in pkk kampını ziyareti (bu davada da perinçek beraat etmişti, neden orayı ziyaret ettiğini ve hangi sıfatla gidip ne mesaj ilettiğini işçi partisi’ nin internet sitesinde okuyabilir isteyen) gibi konuların, davaları başka mahkemelerce görülüp sonuçlanmış danıştay saldırısı gibi olayların, davaları yıllarca görülüp faili meçhul olarak kapatılan, ağabeyinin işçi partisi’ nde merkez yöneticisi olduğu uğur mumcu cinayetinin iddianamede hukuken ne işi olduğunu anlayamadım ben.. anladığım tek bir şey var şu ana kadar okuyabildiğim 500 küsür sayfada. bu ülkede pkk’ yı kuran da yönlendiren de, şimdi onunla danışıklı dövüş yapan da devletin kendisidir. inanmayan açsın iddianameyi, bulsun oğuz isimli askerle öcalan’ ın avukatının konuşma kaydını, görsün..

yine dün engin ardıç çok güzel bir örnek vermiş.. “insanların usturuplu yalanlara inanmaya yatkın olduğuna” dair sosyolojik bir deney.. 1997′ de internette bir kampanya başlatılıyor.. kampanya metninde “dihidrojen monoksit” isimli bir maddenin zararlarından, insan vücudunda kanserli hücrelerde en çok bu maddenin bulunduğundan, ağız yoluyla fazla alındığında boğulmaya neden olduğundan, bazı nükleer santrallerin bu maddeyle çalıştığından, madenlere ve günlük hayatta kullanıdığımız eşyalara fazla temas ettiğinde oksitlenme ve erimeye neden olduğundan, üstelik en kötüsü de abd’ deki bütün deniz, göl, nehirlerde bu maddeye rastlandığından bahsediliyor.. ve bu maddenin “yasaklanması” isteniyor. onbinlerce kişi imza veriyor.. “dihidrojen monoksit” in yasaklanması için.. “dihidrojen monoksit” yani kimyasal kısaltması : H2O.. bildiğimiz su.. literatüre başarıyla geçen bu deneyde onbinlerce kişi, “suyun yasaklanması” için imza veriyor.

sosyoloji literatüründe deneyi yayan kişinin ismiyle geçiyor bu.. “zohnerizm”.. yani “üsturuplu yalanlara inanma yatkınlığı”..

hepimiz hayatımızda yaşadık bu olayın çeşitli versiyonlarını.. ben kendi adıma, hala “zohnerizm” kurbanlarına meze olmaya devam ediyorum :)

yaşadığım ilçe silivri.. doğma büyüme silivriliyim.. bir zaman önce birebir görüşmelerimizden birinde, doğu perinçek bana, 80 döneminde aranırken, silivri’ de saklandığını, silivri’ nin hayatında önemli bir yeri olduğunu söylemişti. uzun zaman kendime bir “bilgi” bir “anektod” olarak sakladım bu olayı.. ne zaman ki perinçek “ergenekon” olayında tutuklandı.. ve ne zaman ki ergenekon davasının silivri’ de görüleceği açıklandı.. ben de bu anıyı yayınladım haber sitemde.. buraya da, o bilgiyi aldığım zamanlardan, hoş bir anı nasip olsun.. küçük bir fotoğraf..

namus belası

yazı / çizi Atıp tutan yok

“silivri’ de töre cinayeti olmamış”

ateistler için din kültürü ve ahlak bilgisi

kitapkurdu Atıp tutan yok

kitap hüseyin akın’ dan.. teoloji kısmına ayırdığım ağır, ağdalı, en azından bilgi içeren kitapların arasına almışım.. sonradan gözüme çarptı. bilgi öğesi içermeyen, eleştiri üslubuyla, biraz da mizah yapmaya çalışarak ancak başaramayarak yazılmış, hafif bir kitap. iki saat içinde okudum bitti. şu an elimde ilhan eksen’ in “kebabistanbul” kitabı var. istanbul’ daki kebap kültüründen bahsediyor. ilginç anektod ve bilgiler var içerisinde, tavsiye ederim.

bu arada uzun zamandır “dün kültürü” ne bir şey yazmıyorduk. yakında çıkar acısı :)

hediye kitap

kitapkurdu 1 kişi atıp tutmuş

yeni kitaplığımı kurup düzenlerken, elimde fazla kitaplar olduğunu farkettim. okuduğum, elimde bulunan kitapların aynılarından birer tane daha kenarda bekliyormuş. biri ali rıza demircan’ ın “islam’ a göre cinsel hayat – 2″ isimli eseri. diğeri de çok eskiden almıştım, “kuran okumaya giriş” isimli kuran arapçasını öğreten bir kitapçık. isteyen(ler) mail yoluyla ulaşırsa gönderebilirim.

bu arada şu an okuduğum kitaplardan biri sedat sertoğlu’ nun “tanrı’ nın aklını aramak” isimli kitabı. çerez niyetine okunabilir.

sözleşme

ben.. Atıp tutan yok

geçtiğimiz gün epey içimi dökmüştüm size yayınevi ve kitap konusunda.. ilk kitabımız için anlaştığımız ozan yayıncılık ile sorunların büyük bir kısmını çözebilmeyi başardık. “yazar olmak kolay değil ama yayıncı olmak da kolay değil” noktasında anlaştık efendim :)

sözün özü, bugün itibariyle, ozan yayıncılık ile, ilk kitabımız “ADEM BABA DÜNYAYA PARAŞÜTLE Mİ İNDİ?” için beş yıllık sözleşme yaptık.

bu, şu demek : “ADEM BABA DÜNYAYA PARAŞÜTLE Mİ İNDİ?”, bugünden itibaren beş yıl süreyle ozan yayıncılık tarafından yayınlanacak. baskı limiti yok. beş yıl boyunca, kaç baskı gerekirse. bu baskıların dağıtımı da ozan yayıncılık tarafından gerçekleştirilecek. beş yıl sonra, eğer kitap baskı yapmaya devam edecekse (edecek tabii) tekrar masaya oturulacak.

bu aynı zamanda şu da demek : “ADEM BABA DÜNYAYA PARAŞÜTLE Mİ İNDİ?” için mevut bütün sorunlar halledildi, hiç bir engel kalmadı.

diğer kitaplar ne olacak? hani yayınevi kuracaktın? planlarımızda bir değişiklik yok, tek değişiklik ilk kitabın “bizim” yayınevinin gündeminden ve çalışma takviminden kalkmış olması..

hayırlı olsun.

aga tazesin ister

yazı / çizi Atıp tutan yok

alptekin yıldız’ ın sitesinde zaman zaman köşe yazan ve severek okuduğum bir üstad var.. mehmet ergün, bu defa keyifli bir hikaye anlatmış, epey ağdalı bir dille.. paylaşmak istedim.

yeni kitaplar

ben.. Atıp tutan yok

aklınıkullan‘ a yeni kitaplar eklendi. hafta içi de bir çok kitaptan oluşan güzel bir şiir serisi eklemeyi düşünüyoruz, şiir severler için..

badem

kadı ola davacı.. Atıp tutan yok

yıllar önce bir davaya tanık olarak yazmışlar beni. dava bakırköy adliyesi’ nde.. ağır ceza.. ancak adresteki bir yanlışlık, az kalsın tanık olduğumuz dava için tutuklanmamıza neden olacaktı. efendim benim tebligat adresim “hacı pervane” isimli sokakta.. artık nerede karıştı, kim yanlış yazdı, nasıl uydurduysa, “hacı pervane” olmuş sana “hacı badem” .. kulaktan kulağa oyunu gibi.. pervane nereee badem nere.. bana tanıklık için gönderilen tebligatların hepsi “hacı badem” sokağına gönderiliyor. postacı böyle bir sokak olmadığı için sahte adres deyip gönderiyor geri. mahkeme “zorla getirilme kararı” çıkarmış hakkımda.. allah’ tan karakoldaki polislerle aramız iyi, hepsi beni tanıyor, hemen bulup söylediler böyle böyle.. bundan da haberim olmasaydı, bir gece tutuklu kalabilirdim. bir kelime hatası yüzünden. bu millet neden hukuktan, mahkemeden korkar, daha iyi anlıyorum bu gibi olaylardan sonra.

kitapkurdu

kitapkurdu Atıp tutan yok

efendim siz ne kadar dikkat ediyorsunuz bilmiyorum ama sitemizdeki yazılarda bir “kategori” sistemi var. yazıları konularına göre bu kategorilere dağıtıyoruz ki ulaşmak kolay olsun, yazmak kolay olsun. uzun zamandan beri kitap alışverişi yaparken, merak ettiğim, ulaşmak istediğim bir kitabı araraken, kitap tanıtan çeşitli siteleri görüyorum. zaman zaman, okuduğum kitaplar hakkında bir kaç satır karalamaya karar verdim ve bu yeni kategorimizi oluşturduk. kendimi bildim bileli çok okurum. sadece okumakla kalmam, kitaplarıma çok da değer verir, belli alanlarn kolleksiyonlarını da yaparım. mesela teoloji ile ilgili ilginç kitapları, eski eserleri, klasik itikatın temel eserlerini, el yazmalarını toplar kolleksiyon yaparım. imzalı kitap kolleksiyonu da yaparım, denk geldikçe. (elimdeki en değerli imzalı kitap, turan dursun’ un elinden imzalı kulleteyn. hem de ölmeden üç ay önce falan imzalamış.) genelde aynı anda iki ya da üç kitap okurum. çok okuyan biriyseniz size de tavsiye ederim bu tekniği. yaygın kanının aksine kafa karıştırmıyor, bilakis faydası oluyor. mesela çantamda devamlı birk itap bulunur. yolda, dışarda, kafede falan otururken okumak için.. evimde de iki kitap aynı anda okurum. bir kalın ve ağır, ağdalı kitap seçerim. genelde teoloji üzerine olur. yanına da “cila” olarak, diğer kitabı hafifletsin, konsantre olmama faydası olsun diye çerez niyetine başka konuda, daha hafif bir kitap..

şu an okuduklarımdan biri, erdoğan aydın.. erdoğan aydın, ateist bir teoloji yazarı. ismi daha çok “nasıl müslüman olduk?” isimli kitabıyla duyulmuştu. türklerin islam’ a geçişini anlatan bir eser. ben ise şu an aydın’ ın “islamiyet gerçeği 2″ isimli kitabını okuyorum. dört ciltlik bu çalışma, turan dursun araştırma ve inceleme ödülü almış. kaynak yayınları basmış, tarihi biraz eski, şu an sanırım kaynak yayınları yeni baskısını yapmıyor, sahaflardan temin edebilirsiniz. turan dursun tarzından daha farklı olarak, islam’ ı eleştiren bir kitap. daha doğrusu “klasik itikati”.. zira temel olarak islam’ ın ve kuran’ ın eleştirilecek tek bir noktası bile yok. ancak klasik itikat tarafından yanlış yorumlanıp çevrilen kuran mealleri ve klasik itikatın içine bin türlü şey katıp “islam” olmaktan çıkardıkları anlayış, pek tabi ki eleştiriye açık. turan dursun ve ilhan arsel gibi ateist yazarlar, kaynaklı ve karşılaştırmalı olarak, daha “teolojik” yönüyle eleştirirken, erdoğan aydın, olaya daha sade, daha düz, mantık açısından bakmayı tercih etmiş. bu kitap çantamda..

evde ise okuduğum kitaplardan biri, neale donald walsch’ in “tanrı ile dostluk” isimli kitabı. bu yazar da ismini “tanrı ile sohbetler” serisi ile duyurmuştu. kitap sernin devamı niteliğinde ve yine tanrı ile yazarın karşılıklı diyaloğu şeklinde gidiyor. yerli okur bu tarzı burak özdemir’ in “tanrı’ nın doğum günü” ile tanır. ancak “tanrı’ nın doğum günü” teolojik detaylar, kuran yorumları ve çevirileri içerdiğinden ve maalesef bu çeviriler ve yorumlar hem yanlış, hem kişisel olduğundan hataları çok fazla. walsch’ in serisinde ise teolojik bilgi yok denecek kadar az. sadece “hristiyanlık” olarak değil, tüm dinlar ve insanlar açısından bakıyor konuya. tanrı ile nasıl dost olunacağını ve gerçek tanrı sevgisinin, tanrı ile insan arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiğinden bahsediyor, güzel bir çalışma, mutlaka tavsiye ederim. türkiye’ de dharma yayınları basmış.

evde okuduğum ikinci kitap ise erdal demirkıran’ ın “iflas etmenin yolları” isimli kitabı. isminin önüne “dünyanın en akıllı insanı” etiketini yapıştıran demirkıran, mizahi ve çok yalın bir üslupla, kişisel, kurumsal ve ulusal iflasın yollarını anlatıyor. dili ve içeriği çok güçlü değil. kişisel gelişim türü bir kitap. çerez olarak okunmaya değer yine de. kashna – kitap ağacı tarafından yayınlanmış. piyasada bulunabiliyor.

mengene

ben.. Atıp tutan yok

zincirleri kırdık. hani günlerdir feryat ediyorum ya.. evdeki çalışma odasının masası ve masaüstü bilgisayarı zincirliyor beni diye.. bir çalışma masam var evde, eski ofisten kalma eşyalardan biri.. bir kaç tanesini eve getirmiştim boşaltırken ofisi.. bir sehpa, bir su ısıtıcı, bir bilgisayar, bir masa falan.. işte eski arşivler, belgeler, klasörler.. geri kalanını sebil etmiştik bir tanıdığa.. böyle kırmızı, genç odasından kopup gelmiş gibi bişey.. ama son zamanlarda onun başında takılıp kalmak zul geliyordu bana.. önce masaya kıl kaptım, değiştirelim dedim, sipariş verdik marangoz bir tanıdığa, şöyle klasik bişey.. dört ayak üstüne bir tabla, altına bir çekmece.. sonra fark ettim ki sorun masada değil. 24 ayar altından yapsak masayı yine boğacak beni. bugün aradım annemi, dedim söyle marangoza yapmasın masa falan.. kütüphane alıcam ben onun yerine :) gündüz yağmur varı, kapalı, boğucu bir hava, akşamüstü hava açtı, ben evde kalamadım. kaptım laptop’ u, silivri sahilde, denize karşı, bir yandan güneş batıyor, bir yandan martıları seyredip yazıyorum bu yazıyı.

masabaşı zincirini kırdık. tabi o en ufak detay. annemle konuşurken “istemiyorum masa, bu masayı da ofise taşıyacağım, buraya da kütüphane koyacağım” dedim ya.. şaşırdı kadın.. tabi ben kafamda bitirmişim her şeyi de.. dünya beynimin içinde dönmüyor sadece.. orada dönen ayrı bir evren.. bir de dış dünya var.. “normal” insanlar düşüncelerimi okuyamadıklarından -Allah’ tan- ben söylemedikçe bilmiyorlar.. anlattım yayınevi ve ofis planlarımı.. şaşırdı önce.. “eskisi” gibi olmasın diye de korktu sanırım.. yok.. bu sefer profesyonelce hazırlanıyorum, erdal demirkıran’ ın “iflas etmenin yolları” kitabını aldım, onu okuyorum, bu sefer garanti :)

zincir dedik, mengene dedik ya.. nereden gireceğim lafa.. sabah yayıneviyle konuştuk.. konuştuk dediğim.. toplam bir dakika sürmedi.. kitabı dağıtmaya başlayacağız ya.. ilk kitabı.. “ADEM BABA DÜNYAYA PARAŞÜTLE Mİ İNDİ?” yi.. ben oturduğum yerden kırk tane fikir üretiyorum her gün.. nasıl daha iyi dağıtılır, nasıl daha çok yere ulaşır, nasıl daha çok insanın ilgisini çeker, duyup da kitapçıya almaya giden okuru nasıl eli boş döndürmeyiz.. medya için ne yapabiliriz, basında nasıl tanıtırız, dağıtıma nerelerden başlar, zincir mağazalara nasıl sokarız.. en ufak detayından, en büyük problemine kadar.. ama bu bir “ekip” işi.. ekibin yoksa, tek başınaysan, o zaman en azından önüne taş konulmamalı.. önündeki taşlar sadece mevcut engebeler tümsekler olmalı ki, onlara konsantre olup çözüm buluyorsun zaten.. ama kendi ekibin önüne engel olarak çıkmaya başlarsa.. olmuyor.

mart ayının hemen başında teslim etmişiz kitabı.. gece yatakta sayıyorum.. marttan temmuz ortasına.. dört ay küsür.. “normal” bir yazar, “normal” bir yayınevi, “normal” bir kitap için makul bir süre.. ki yazılmasıyla çıkması arasında yıllar olan kitaplar da biliyorum. ama benim gibi bir insan için.. çoook çok uzun bir süre.. dört ayda dört baskı yapar, dört de kitap yazarım üstüne.. işte zincir burada başlıyor..

türkiyede kitap okuru sayısı az.. türkiyede kitapçı sayısı az.. türkiyede yayınevi sayısı az.. ve maalesef “yayıncılık” sektörü tamamen ticari, fabrikasyon, duygusuz, ruhsuz bir hale bürünmüş. yazar kitabı yazıyor, satar mı diye bakıyorlar, satar dedikleri de bin-iki bin.. basıp dağıtım şirketlerine veriyorlar.. dağıtım şirketi kitapları dağıtır mı, deposunda çeyizlerine mi saklarlar, kışın soba mı yakarlar ilgilenilmiyor.. hasbelkader dağıttı nereye dağıttı, her yere ulaştı mı, bulamayan okur ne yaptı.. yok.. mizampajı, sayfa düzenini ilgi çekecek şekilde yapalım, mesela bir konudan öbürüne atlarken paragrafla geçilmesin, sayfa değişsin, ilgi pekişsin.. olmaz.. kapağı cafcaflayalım.. sınırların dışına çıkalım, alışılmadık bir kapak yapalım, vitrinde göze batsın şak diye.. ı-ıh.. yahu ayraca kitabın kapağını koymayalım, başka bir şeyler olsun o ayraçta.. hayır..

iki yol var önünüzde.. siz de bu ruhsuzluğun bir parçası olacak, kitabınızdan bir tane kitaplığınıza, on tane eşinize dostunuza ayıracaksınız, kitabım var diye hava atacaksınız.. ya da kendi sisteminizi yaratacaksınız.

biz, bizden bekleneni yaptık..

şu andan itibaren..

ayrıntıları yine paylaşacağız…

bu arada.. “bu kadar anlattın da.. eee nooldu kitaplar?” diyenler için. dağıtım hafta sonunda başlayacak..

çöp postalarla başımız dertte

ben.. Atıp tutan yok

son günlerde çöp posta (spam) yağmuru altındayız. gavur bir program icat etmiş, internet sitelerini tarıyor, kafasına estiği (artık hangi parametreye göre seçiyor bilmiyorum ama bizim siteden sadece “sabahlama mevzuları” yazısını seçiyor) sitenin yorum hanesine girip reklam içerikli yorumlar bırakıyor. gavur lisanında. cep telefonu melodisi falan şeyettiren bir sitenin reklamları. her gün onlarcası geliyor, her gün onlarcasını siliyorum. aynıları e-postama da geliyor (aynı gavurun bu defa “yorum yapıldığında e-postama haber gelsin” kolaylığı sayesinde).. sil babam sil.. bu arada bir yandan napıyoruz? bugün adliyedeydim yine ve her zaman olduğu gibi. yaklaşık 10 yıldır yazıyorum, 8 yıldır da yazılarımdan ötürü hakim karşısına çıkıyorum. çoğu “basın yoluyla hakaret” suçu olduğundan artık konunun uzmanı oldum. efendim, şimdi isim vermeyelim, zamanı gelince açıklayacağız, aslında daha önce de açıklamıştık ama iddianamenin kabul edilmesini bekleyeyim son durumu açıklamak için, bir şahıstan şikayetçi olmuştuk “yorum” larından ötürü. yerel savcı kalkıp bariz hakareti “eleştiri” kabul etmiş. bir haftadır ona “eleştiri” ve “hakaret” arasındaki farkı gösterip ispat etmekle uğraşıyoruz. allah’ tan yargıtay bizden yana da onlarca içtihati var konuyla ilgili. hepsini toplayıp bir klasör ve itiraz dilekçesi haline getirdik, sunduk, ağır ceza mahkemesi’ ne sevkedildi. (hani şu ergenekoncuların yargılanacağı mahkeme, ne büyük tesadüf, hakaret de bana o mevzu yüzünden edilmişti, hehe) neyse velhasılkelam itirazımız kabul edildi, dava açılması için iddianame hazırlanmaya başlandı, adli tatilden sonrasına denk gelir sanırım, duruşmalar başlayacak. ben size buradan hem iddianameyi, hem duruşma ile ilgili bilgileri vereceğim. hatta iddianameyi komple yayınlamayı düşünüyorum, ergenekonculardan ne eksiğimiz var dimi ama? :) neyse.. adliye çıkışı gözüme bir ilan ilişti. tam adliyenin karşısında bir kiralık dubleks daire. arayıp da bulamayacağım bir şey. sebebi de benim haftada en az iki-üç gün adliyeye gitmek zorunda olmam ve adliyenin tam olarak, koordinat vermek gerekirse “anasının nikahında” inşa edilmiş olması. yayınevi için yer arıyoruz ya hani, hatta “keşke şöyle altlı üstlü home-office olarak kullanabilsek” demiştim ya geçen gün.. tam öyle işte.. girdim, gezdim. süper. üst kat 100 metrekaare tek salon, alt kat dört oda falan filan. fiyatını sordum. rakam vermeyeyim ama beyamca benden aylık, ortalama bir devlet memurunun maaaşından daha fazlasını istedi. üstüne bir de peşinat, depozito falan istedi. “tapusunu ne zaman verirsin?” dedim. anlamadı yüzüme baktı. çıktım döndüm. açıkçası şu durumda, fuzuli hatta astronomik bir gider kalemi olarak gördüm. şimdilik küçük, kutu gibi bir ofis olmasına karar verdik yayınevi için. gidişata ve ihtiyaca göre büyümesi daha mantıklı ve ekonomik fiziki mekanın. çalışma odamda da dekorasyon değişikliği hevesindeyim. ana sebep, kitaplarım artık odama ve mevcut raflara sığmıyor. e ofis sistemine geçtikten sonra, evde “çalışma masası – masa üstü pc” ikilisinin de gereksiz kalacağını düşünüyorum. yeni laptopumuzla aramız iyi, allah bozmasın. üstelik masanın evde durdukça beni başına hapsetmesi durumu devam ediyor laptopa rağmen. velhasılkelam, masa evden dışarı, gelsin kocaman bir kitaplık daha.. ofiste masa üstü, evde armut koltuk üstü çalışma kararı aldım. konu dağıldıkça dağıldı, aslında amacım uzunca ve garip bir yazı yazmaktı. yazacağım da.. ama önce.. ufak bir işim var :)

pardus, samba, kitap, yayınevi..

ben.. Atıp tutan yok

bu kısım pardus kullanıcılarına yönelik. daha doğrusu birden fazla bilgisayarda pardus kullanıp da, bu bilgisayarları yerel ağda nasıl birbirine bağlayacaklarını bilemeyenlere yönelik. hani google’ da falan yazarlarsa karşılarına bu sayfa çıksın, benim gibi öğrenene kadar canları çıkmasın diye.. neyse.. birden fazla pardus kurulu bilgisayarımız var ve windows’ ta olduğu gibi bu bilgisayarları yerel ağda birbirine bağlamak istiyoruz. bilgisayarlar modem ve switch ile de aynı ağa bağlı olabilir, biri ya da daha fazlası modeme bağlıyken, kablosuz bağlananlar da olabilir. farketmiyor. önce paylaştırmak istediğimiz dosyayı “home” dizinine alıyoruz. daha sonra üzerine sağ tıklayıp, açılan menüde en altta “paylaştır” a tıklıyoruz. çıkan penceredeki en son sekme “paylaştır” sekmesi. yanında “paylaşım” var yanıltmasın. “paylaştır” sekmesinde “bu dizini ağda paylaş” kutusunu işaretliyoruz, altındaki “nfs ile paylaş”, onun altındaki “genel” ve “yazılabilir” kutucuklarını işaretliyoruz, onun altında “samba ile paylaş” ve yine altında “genel” ve “yazılabilir” seçeneklerini işaretliyoruz. tamam butonuna tıkladığımızda gelen pencereden root şifremizi giriyoruz. sonra bu dosyalara ulaşmak istediğimiz pardus kurulu bilgisayarda, sistem penceresine gelip, “ağ dizinleri” simgesini tıklıyoruz. gelen pencerede “samba payları” , yine açılan pencerede “pardus” simgelerine tıklıyoruz, bilgisayarların adının yazılı olduğu simgelerden bağlanmak istediğimiz bilgisayarı seçiyoruz, paylaşılan dizinler karşımıza çıkıyor, güle güle kullanın. izinleri verip root şifresini girdikten sonra sistemi reboot etmek gerekebilir (ctrl+alt+backspace) tam emin değilim zira ben böyle yaptım ama başka bir şey için yapmıştım, ondan sonra samba dizinlerini açtım, onunla alakası var mıdır bilmem, siz de garanti olsun diye yapabilirsiniz.

evet.. bundan sonrası bizim her zamanki okurlarımız için.. yayınevi çalışmalarımız sürüyor. çaktırmadan ufak, minik, minnacık bir ofis kiralama peşine düşebilirim ama çok sıcak olduğundan erteleyebilirim de. aslında gönlümde yatan aslan, üşengeç biri olduğumdan artı her zaman home-office sistemini daha verimli bulduğumdan (daha önce pek çok kez bürosunda yatan bir adem evladı olarak, ki ofisimde hamak vardı uyumam için, varın hesap edin..) şöyle üst katı ev, alt katı ofis olarak kullanılabilecek bir mekan, dubleks gibi.. ama.. aması var işte.. neyse.. :)

bu arada şimdiden görüşmeye başladığımız kitapçılar ve mağazalar şiddetle bizden ilk kitap “Adem Baba Dünyaya Paraşütle mi İndi?” için afiş, poster istiyorlar. yayınevimizle bunun için bir anlaşmamız yoktu, iş başa düştü, yakın zamanda şeker afişler yapma planımız var. olur da bolca yaparsak, imzalısından size de hediye etme fikrimiz var.

kütüphaneler ve yayınevi

ben.. Atıp tutan yok

ilk kitabımız “Adem Baba Dünyaya Paraşütle mi İndi?” nin tüm türkiye’ deki kütüphanelerde yer alması için kültür bakanlığı ile resmi görüşmeler başladı. ayrıca, eylül ayında faaliyete geçirmeyi düşündüğümüz kendi yayınevimiz “AklınıKullan Yayınları” için de resmi başvuru süreci başladı. hayırlı olsun.

“kedili ev” de veda zamanı ..

kedili ev 1 kişi atıp tutmuş

kedilerimiz bu akşam yeni yuvalarına doğru yola çıkıyor.. baba zeytin eski sahibine geri dönüyor. yavrular fıçı ve boncuk ve kara kedi şeytan da onunla beraber gidiyor.. güzel bir veteriner kliniğinde, kendilerini sahiplenecek yeni ailelerine teslim edilmek üzere.. evde limon ile bendeniz, yine başbaşa kalıyoruz. çok sürmez belki yeni bebekler katılır aramıza, belli olmaz, adı üstünde “kedili ev” burası :)

edit : efendim gittiler.. akşamüstü vedalaştık, öpüşüp koklaştık, son yaramazlıklarımızı yaptık ve gönderdik yavrularımızı.. bi ara son resimleri eklerim.

ekim’ de..

ben.. Atıp tutan yok

eylül’ de kurmayı planladığımız yayınevimiz için görüşmeler sürüyor. edip yüksel, -ki kendisi biliyorsunuz ilk kitabımız olan “Adem Baba Dünyaya Paraşütle mi İndi?” nin önsözünü de yazmıştır- şu hayatta olan en büyük islam alimlerinden biri, yeni tamamladığı kitabıyla ilgili güzel bir haber verdi. daha önceden başka bir yayıneviyle prensipte görüştüğü için henüz kesin değil, ancak edip yüksel’ in son kitabı “D.T.” nin ekim ayında “AklınıKullan Yayınları” ndan çıkma ihtimali var.

yayınevi..

ben.. Atıp tutan yok

geçtiğimiz günlerde yazılardan birinde “yayınevi” projemizden bahsetmiştim. her ne kadar sıcaklar beni bütün gün eve hapse de bu beynimin ve parmaklarımın çalışmasına engel değil. yayınevi için önemli bir yol katettik. daha doğrusu planlama aşamasını bitirdik sayılır. kısmetse, eylül ayından sonra, ilk kitabımızın üçüncü, ikinci kitabımızın ikinci baskılarının basım ve dağıtımı, ikinci kitabımızın ilk baskısının dağıtımı ve üçüncü ve daha sonraki kitaplarımızın hem basımı, hem dağıtımı “AklınıKullan Yayınları” nın eseri olacak :)

ilk kitabımız “Adem Baba Dünyaya Paraşütle mi İndi?” nin dağıtıma başlaması için yayınevi personelimizin çeşme’ den dönmesini bekliyoruz bu arada.. sayılı günler kaldı.

ilk kitabın ilk baskısının dağıtımında “kelebek etkisi” modelini kullanacağız ki, açıklayacağım :)

kendi yayınevimizin kitaplarının dağıtımında ise yine tarafımdan geliştirilmiş bir sistem kullanılacak.. biliyoruz ki türkiye’ de kitapları tüm kitapçılara dağıtmak çok zor bir iş.. lakin.. türkiye’ de kitapçıdan çok ne var? hatta türkiye’ de kitapçı sayısının belki on katı sayıda ne var? :) sürpriz.. şimdilik müjdeyi verelim, detaylar her şey yerli yerine oturunca..

felsefe ve kitaplar

ben.. Atıp tutan yok

ilk gençlik yıllarımda felsefeye aşırı meraklıydım. üniversitede de felsefe okumak istedim ama eğitim sistemimiz buna izin vermedi. felsefeye olan ilgim, halen devam ediyor. “felsefeci” ya da “filozof” gibi bir meslek dalının olmaması ne kadar kötü aslında.. kimse sana “düşün” diye para vermiyor. gerçi bana veriyor(lar).. ama o ayrı bir şey.. yani aslında vermiyorlar ama.. neyse uzun konu, belki başka zaman anlatırım. konuyu nereye getireceğim.. ailemde bir felsefeci var. daha doğrusu felsefe dalında akademik kariyer yapan, şu an yardımcı doçent olmak üzere olan, bir öğretim görevlisi.. öz be öz kuzenim atakan altınörs.

dün öğrendim ki atakan ağabey, altıncı kitabını kitaplık raflarına sunmuş.. bin çeşit insanın kitabı kitap kolleksiyonumda yer alır da onunki olmaz mı? hemen siparişlerimizi verdik. eğer içimizde başka felsefeye meraklı olanlar varsa ve okumak isterlerse.. şuradan ulaşılabiliyor kendisinin kitaplarına..(çok yakında aklınıkullan‘ da da satmaya başlayacağız atakan altınörs kitaplarını)

bu arada az önce kitaplarıma göz gezdirirken fark ettim ki, elimde bir adet turan dursun’ un “dua” isimli kitabı var fazladan.. isteyen varsa e-posta atsın, hemmen hediye edelim kendisine.

venseremos venseremos

ben.. Atıp tutan yok

oldum olası tembel biriyimdir.. aslında tembel değil.. üşengeç.. ağırkanlı..

mesela bir şey yapmaya karar mı verdim.. diyelim kedilerin kullandığı ardiye temizlenecek.. önce karar verilir.. ardından üşenilip biraz ertelenilir.. ardından biraz daha ertelenilir.. ve saatler hatta belki ertesi gün en sonunda harekete geçilip beş dakikada temizlik yapılır..

yumurtanın bir tarafımıza dayanmasına kadar vakit var ne de olsa..

“beni bu güzel havalar mahvetti” demiş ya şair.. beni de bu sıcak havalar daha da tembelleştirdi.. oldum sana “bezgin bekir”..

evdeki pc çalışma odamda.. evdeki tek vantilatör de bilgisayarın hemen yanında.. gerçi bir klima var ama o klima 9 aydır serviste tamirde.. tamiri de bitmiş de önce bir 8 ay kadar ben gidip almaya üşendim, ben gidip almaya karar verdiğimde servisin montaj için zamanı yoktu. hala bekliyoruz. neyse.. sabahtan kalkıyorum.. cehennemi sıcak.. vantilatörü açıp, kahvemi alıp oturuyorum bilgisayarın başına.. sabah dediğim göreceli bir sabah kavramı tabi.. kalksam sıcak.. zaten kilolarım sağolsun termos etkisi yaratıyor yaz-kış sabit 36.5 derece geziyorum. bir de üstüne dış mihraklar. termos etkisi dönüyor “sauna etkisi” ne..  bu defa kendi kendime “koltukta otururken aynı zamanda vantilatörden nasıl daha fazla faydalanabilirim” dalında akademik araştırmalar yapmaya başlıyorum. “kolumu sağa atsam da bacağımı şuraya yaslasam, şöyle de yarım dönsem… hmm.. daha iyi gibi..”

neyse efendim velhasılkelam sözün özü.. bir yerden sonra masa başına takılı kalmak çekilmez bir hal almaya başladı. emektar bir dizüstü bilgisayarım vardı bir ara bahsetmiştim. onu da elden çıkarmıştım o günlerde. en sonunda karar verildi, bir adet şirin ve makul bir dizüstü bilgisayar aramıza katıldı.

şu an masa üstünde pardus 2008 kuruluyor kendisine.. az sonra masaya attığımız demiri çekip, evin yeni noktalarından faydalanmaya başlayacağız..

bir sonraki yazıyı artık çalışma odasında armut pufların üstünde yarı-yatar mı yazarım, salonda çekyatta tam yatar halde mi bilmem.. yaşasın özgürlük.

susma orucu

ben.. Atıp tutan yok

oldum olası atışmayı, laf yarıştırmayı çok severim. gazetecilik yaptığım bütün dönemlerde, köşe yazılarım bunların örnekleriyle doludur. yazdığım gazetede yazan köşe yazarıyla da atıştım, ne atışması resmen dalaştım. başka gazetelerde yazanlarla da birbirimize girdik. küfür-kafire bindirdiğimiz de oldu işi, efendi efendi “adab-ı muaşeret” ve “müzakere usulü” içerisinde yazıştığımız da.. mahkemeye verip çatır çatır tazminat alan da oldu, köşe yazılarındaki kavga yetmeyip adliyede kavgaya devam ettiğimiz de.. yıllar boyu konuşmadığımız da oldu, yazıları oturup rakı sofrasında tartışıp tatlı yola bağladıklarımız da..

bir zamanlar zatın biri nasılsa bölgede bir gazetede bir köşe yazarlığı kapmıştı.. yüzüne bakılacak yeri olmayan, otursanız iki kelam laf edemeyeceğiniz, kendisi de zaten iki kelimeyi bir araya getiremeyen, cümlesinin başı ayrı kıçı ayrı oynayan biriydi.. nereden kafasına estiyse, tutmuş bir yazıda bana “geçirmiş”.. “geçirmek” deriz kendi aramızda gazeteci taifesi olarak bu laf atma, sataşma işine.. sataştığı adam anıyla sanıyla “yedi bela deli kaan”.. serde toyluk gençlik var, kan fıkır fıkır kaynıyor. sarıldım kaleme kağıda.. üç beş köşe.. allah ne verdiyse.. daha ikinci yazı mıydı neydi.. sevdiğim bir okurum aradı.. “yahu kaan” dedi.. “kardeşim biz seni okumak istiyoruz, o herifin ne mal olduğunu zaten herkes biliyor, onu değil, seni okuyalım bırak da”.. “ulan deyyus adam gibi yazsana” nın çok kibarcasıydı bu.. hayal meyal hatırlıyorum kendime göre sebeplerimi sıralayıp yazmaya devam edeceğimi söylemiştim.. o zaman kendime göre haklıydım.. şimdi bakıyorum geriye dönüp.. ziyan etmişim köşeleri..

egosu çok yüksek bir insanım.. oldum olası.. kendime güvenim had safhadadır.. büyük dağları ben yarattım da, küçüklere karışmadım havası tam..

aynı egodan bir de fatih terim’ de var..

bu arada fatih terim demişken.. hani şu avrupa kupası esnasında bütün basın fatih terim’ e yüklenirken bir araştırma okumuştum.. türk halkının geneli fatih terim’ i seviyor.. lakin.. ne zaman fatih terim bir televizyonda açık oturuma, röportaja çıksa, o ekrandayken, izleyicinin gözünün içine baka baka konuşurken, o kanalın reytingleri.. hop aşağı.. diğer kanalda “duman avcıları” nın “duman avcılarıyız biz hobaaa” diye tanıtım filmi bile olsa.. fatih terim izlenmiyor, o izleniyor..

neden.. ego meselesi.. özgüven.. belki biraz narsizm.. bilemem.

fatih terim’ in gözünün içine bakamıyor insanlar.. onunla arada televizyon ekranı varken bile yüz yüze, göz göze gelemiyorlar..

ancak ego bir silah.. sahip olana da zarar veren bir silah.. belli bir yerden sonra “keskin sirke küpüne zarar” durumu baş gösteriyor..

bir süre önce bir şey farkettim..

sahip olduğum egom.. özgüvenim.. zaten bundan yeteri kadar rahatsız olan insanlara yöneldiğinde, direkt onları hedef aldığında, bu negatif enerjiden zarar gören taraflardan biri de ben oluyorum..

bir “çakra” meselesi..

oysa ben “normal” halimle kaldığımda.. yani bildiğim yolda, kimseyi hedef almadan yürümeye devam ettiğimde.. “ciddiye alınmak” denilen hadiseden mahrum kalmak zaten yeterli cevap oluyor o kişilere.. bir de üstüne “benden” duydukları rahatsızlık eklenince..

bu yüzden suskunluğum.. ve bundan sonra böyle olacak..

“kendisinden yüksekte olanı, kendi seviyesine çekmek” gibi bir hastalığı var maalesef bizim insanlarımızın.. keşke “kendisinden yüksekte olanın seviyesine yetişebilmek” olsa bu  çaba..

yalanlara, iftiralara, küfüre kafire kulaklarımız kapalı.. hele bunlar “maske” arkasından geliyorsa.. sinek vızıltısı bile değil.

ta ki, “yapıcı” eleştiri, “eleştiri gibi eleştiri” olduğu müddetçe, bir de “maskesiz” ise.. başımızın üstüne..

zaman egoyu dizginleme zamanı.. sahip olduğum bu silahı “sadece” karşıdakine zarar verecek durumda tutmanın ve buna alıştırmanın zamanı.. nefis terbiyesi belki..

“oruç” denilen terbiye, sadece aç kalmak, susuz kalmak, sigara krizleri çekmek değil..

“Rabbim, bana bir işaret ver,” dedi. “Senin işaretin, birbirini izleyen üç gece boyunca konuşmamandır.” ” (Alak Suresi, 10. Ayet)

« Önceki sayfalar